C. Bronte / Jane Eyre
Tuesday, December 3, 2013
"It is in vain to say human beings ought to be satisfied with tranquillity; they must have action; and they will make it if they cannot find it. Millions are condemned to a stiller doom than mine, and millions are in silent revolt against their lot. Nobody knows how many rebellions besides political rebellions ferment in the masses of life which people earth. Women are supposed to be very calm generally: but women feel just as men feel; they need exercise for their faculties, and a field for their efforts, as much as their brothers do; they suffer from too rigid a restraint, to absolute a stagnation, precisely as men would suffer; and it is narrow-minded in their more privileged fellow-creatures to say that they ought to confine themselves to making puddings and knitting stockings, to playing on the piano and embroidering bags. It is thoughtless to condemn them, or laugh at them, if they seek to do more or learn more than custom has pronounced necessary for their sex."
Thursday, October 24, 2013
exhaustion, obsession and depression
bu üç kelimeyi aşağıdakilerden daha iyi anlatan bir şey bulamadım.
Sunday, October 13, 2013
solaris
"bildiğim bir şey var. eğer uyuyabilirsem ne korkuyu ne umudu ne işi ne
de kutsanmayı hissederim. tanrı uykuyu icad edeni kutsasın. ağırlığını
ve dengesini basit olanı bilgelikle eşitleyeni ve çobanla kralı. uykunun
sahip olduğu tek kötü taraf ölüme tehlikeli biçimde benzemesidir."
"insanın ihtiyacı olan insandır."
"insanın ihtiyacı olan insandır."
Thursday, August 22, 2013
Tuesday, August 6, 2013
Friday, August 2, 2013
Equal - As We Are!
"I tell you I must go!" I retorted, roused to something like passion. “Do you think I can stay to become nothing to you? Do you think I am an automaton?—a machine without feelings? And can bear to have my morsel of bread snatched from my lips, and my drop of living water dashed from my cup? Do you think, because I am poor, obscure, plain, and little, I am soulless and heartless? You think wrong!—I have as much soul as you—and full as much heart! And if god had gifted me with some beauty and much wealth, I should have made it as hard for you to leave me, as it is now for me to leave you. I am not talking to you now through the medium of custom, conventionalities, nor even of mortal flesh: It is my spirit that addresses your spirit; just as if both had passed through the grave, and we stood at god’s feet, equal—as we are!" (Jane Eyre - Charlotte Bronte)
Thursday, April 18, 2013
isle of the dead
“Why write about pictures? They speak for themselves.”
Arnold Böcklin
Bir sanat eserini hakkını vererek anlatabilecek iki şey var; ya eserin kendisi veya başka bir sanat eseri. Eserin üzerimizdeki tesirini sıradan kelimelerimizle ifade etmeye çalışmak çoğunlukla nafile bir çaba oluyor. İlla ki ifade edeceksek, ancak o eser kadar ulu yeni bir yapıt ile durumun hakkını verebiliriz. Ben bu gerçeği Rahmaninov’un Isle of the Dead isimli senfonik şiirini dinlediğimde anladım.
Sergey Rahmaninov, Paris’te bir sergide dolaşırken, Böcklin’in Ölüler Adası (Die Toteninsel) isimli tablosuyla karşılaşır. Döneminin en bilinen eserlerinden biri olarak, insanların ucuz veya pahalı yollardan kopyalarını edinip evlerinin duvarlarına astığı bu tablo, bir çok insan evladını ilk görüşte çarptığı gibi Rahmaninov’u da omuzlarından sımsıkı kavrayıp sarsmıştır. Ardından onu kendisiyle aynı ismi taşıyacak bir senfonik şiir bestelemeye itmiştir.
Rahmaninov bu senfonik şiiri ile, Böcklin’in yaratmış olduğu eserin işitsel bir kopyasını çıkartmıştır adeta. Öyle ki, görme engeli olan biri bu tablonun neye benzediğini sorarsa şayet, kendisine sadece Rahmaninov’un senfonik şiirini dinletmek yeterli olur.
Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizginin aslında ne kadar ince olduğu ile kafayı bozmuş bir ressam olan Böcklin’in, bu tablosunda da ölümü işlediği çok açıktır. Tabloda mitolojik sembollerin anlatmaya çalıştığı şeyi, Rahmaninov notalarıyla anlatıyor. Ortaya post-romantik dönemin en sağlam örneklerinden biri olan bu beste çıkıyor.
İşte bir tabloyu kendisi kadar iyi anlatabilen başka bir sanat eseri. Ölümün ululuğunu ve korkunçluğunu ortaya tokat gibi koyan, insanı iliklerine kadar titreten iki kardeş sanat eseri. Tabloya baktığınızda hissettiğiniz ürpertinin aynısını bu şiiri dinlerken de hissediyorsunuz. Daha ilk notada kayığa biniyor, aheste çekilen kürekle ağır ağır ilerliyorsunuz tablodaki adaya doğru. Hayrete düşüyor insan. Bu iki sanatçının nasıl da birbirini bu kadar net bir şekilde anlayabilmiş olduğuna şaşırıyor.
Rahmaninov’a ilham veren tek Böcklin eserinin bu olmadığı söylenir. Homecoming adlı tablodan etkilenerek prelüdlerinden birini bestelediği rivayet edilir. Bu ne derece doğrudur bilinmez, ama bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Varoluşa ve olmayışa aynı yerden bakabilen, ölümün aniliğine ve absürdlüğüne iman etmiş bu iki büyük sanatçının, bu şekilde buluşuyor olması aslında o kadar doğal ki.
Buyurun,
birbirini bu derece iyi anlayabilmesiyle insanı hayrete düşüren iki eser. Hangisini seçerseniz seçin, ikisi de aynı şeyi anlatacaktır. Sadece farklı yollarla.
isle of the dead - arnold böcklin
isle of the dead - sergei rachmaninoff (part I)
isle of the dead - sergei rachmaninoff (part II)
Monday, April 8, 2013
yalnız gezerin hayalleri
"kimseden nefret edemeyecek kadar kendimi seviyorum. birilerinden nefret etmek varlığımı sınırlamak, daraltmak olurdu, oysa ben onu tüm evreni kapsayacak kadar genişletmek istiyorum.
nefret etmek yerine onlardan kaçmayı yeğlerim. görünüşleri duygularımı incitiyor, bin bir zalim bakış duygulu yüreğime acı veriyor, ama duyduğum rahatsızlık, o rahatsızlığı doğuran nedenlerin ortadan kalkmasıyla yok oluyor. onların benimle aynı yerde bulunmaları beni rahatsız ediyor, ama yanımda değillerken onları anımsayarak rahatsızlık duymuyorum. onları görmediğim zaman, benim için sanki varolmaktan çıkıyorlar."
nefret etmek yerine onlardan kaçmayı yeğlerim. görünüşleri duygularımı incitiyor, bin bir zalim bakış duygulu yüreğime acı veriyor, ama duyduğum rahatsızlık, o rahatsızlığı doğuran nedenlerin ortadan kalkmasıyla yok oluyor. onların benimle aynı yerde bulunmaları beni rahatsız ediyor, ama yanımda değillerken onları anımsayarak rahatsızlık duymuyorum. onları görmediğim zaman, benim için sanki varolmaktan çıkıyorlar."
Tuesday, March 26, 2013
tarkovsky'den
soru: gençlere ne tavsiye edersiniz?
cevap: bilmiyorum… bence tavsiye etmek istediğim tek şey, yalnız olmayı ve mümkün olduğu kadar çok tek başlarına vakit geçirmeyi öğrenmeliler. bence günümüz gençliğinin yaptığı hatalardan bir tanesi gürültülü ve her daim agresif etkinlikler ile bir araya gelmeye çalışmaları. bana kalırsa yalnız hissetmemek için bir araya gelme arzusu talihsiz bir hastalık belirtisi. her insan çocukluğundan itibaren kendi kendine vakit geçirmeyi öğrenmeli. bu insanlar yalnız olmalı anlamına gelmiyor, fakat kişi kendinden sıkılmamalı çünkü öz benlik tarafından baktığımda kendi kendine vakit geçirmekten sıkılan insanlar bana tehlikede geliyor.
(çeviri: etilen sosyete)
Friday, March 22, 2013
sürekli dert anlatmak geveze akılların işidir
"eşimle konuşamıyoruz."
konuşmayın zaten, konuş konuş nereye varır hayat? bazen sessizliktir çözüm. kelimeleri yutmaktır. söylenmeyecekleri söylememektir. söylenecekleri erteleyebilmektir uygun bir zamana. bazen konuşmak, muhabbetin zehridir. sadece dertten, tasadan, sorundan mürekkep bir konuşma, ruhların esas tasasıdır. unutulmamalıdır ki, dertler anlatıla anlatıla eksilmez, istiflenir.
"işyerinde şunları şunları yaşadım. bana haksızlık yapıldı yine." sus ve yaşamın sesini dinle. ne yapıyorsun her akşam öyle? sürekli dert anlatmak geveze akılların işidir. yolda gelirken bir ağaç da mı gözüne çarpmadı çiçek açan? yağmur tanelerinin taşıdığı rahmetin sesini de mi duymadın? başını kaldırmadın mı hiç gökyüzüne? bir kitapta mı okumadın bahis açacak? bir şiir yok mu etkilendiğin? ya da bir çocukluk hatıran? bildiğin bir hadis, bir ayet. sana yapılan haksızlıkları anlata anlata neden cilalıyorsun onları? bildiğin bir fıkra da mı yok?
"dinle şekerim, biliyor musun başıma ne geldi geçen?" ne can sıkıcısın. muhabbetin celladı mı olacaksın? dertlerini, sorunlarını arkadaşına boca etmeye mi geldin, muhabbet etmeye mi? nerede görülmüş dertleri anlatmanın kalbin ilacı olduğu? hangi ruh dinlenir şikâyetler yumağında? dinginlik muhabbettedir oysa, muhabbetin diliyse başkacadır. sürekli dert yanmak hayatın boğazındaki yağlı urgandır. sanırsın ki dünya dertlerden müteşekkil. bu dönmekten yorgun dünyada, kalplerin aradığı tek şey, şöyle durup demlenebileceği serin bir gölgeliktir; sağanak halinde dostun üstüne yağan ve tepeden tırnağa onu şikâyete bulayan dertleri sırtlanmış laf yağmuru değil.
...
"ah, neden ikimiz de sessiziz?" sessiz mi? hadi canım. duymuyor musun kaşığın bardaktaki tıkırtısını? karşındakinin çayını içerken çıkardığı sesi neden sesten saymıyorsun? çayın yanındaki kurabiyeden sana ikram edişiyle konuştu ya, illa kelimelere mi muhtaçsın? neden kulak kabartmıyorsun? ya rüzgârın uğultusu? söylesene ona bunu. suskunluk büyük bir konuşmadır. duyana.
"ay kızım, bugün yine çok çok kötüyüm." kim yakınıp durarak, sızlanarak daha iyi hissetmiş kendini? hangi ağrı geçmiş, hangi dert derman bulmuştur? yaraları tekrar tekrar yaralarsın oynayıp durdukça kabuğuyla... yeniden kanatıp durdukça sen kendini. o kabuğu kaldırdıkça yeniden ve yeniden.
"yaralarımdan başka bir şey sergilemedim" diyor şair (jean cocteau) ve ekliyor: "boş yere ortaya kendimi dökmek delilikti."
...
"konuşmaya başlar başlamaz kavga ediyoruz." konuşmayı, hayattan yakınmak ve şikâyet diye tanımladığınız sürece, madem öyle, konuşmayın o zaman. kelimeleri hakkıyla kullanmayı öğrendiğinizde başlarsınız sohbete.
bir ömür var önünüzde. yan yana oturun siz de, sessizce. bırakın dinsin öfkeniz sessizliğin serinleten gölgesinde. tek kelime etmeyin, sadece çay demleyin. hatta çekirdek çitleyin. çekirdeğin sesini dinleyin, illa ki bir ses diyorsanız. ya da bir müzik açın radyoda. ama o da sözsüz olsun. çözüm yolu aramak için anlatın.
"derdimizi hiç mi anlatmayalım?" anlatalım elbette. bir şartla. istişare yapmak için. anlatıp rahatlamak için değil. şikâyet etmek, sızlanmak için değil. anlatıp bir çözüm yolu aramak için anlatın. yok illa dert anlatmaktan kendimi alamıyorum diyorsan, tamam derim. ölümden başlayabilirsin söze. sonsuz bir hayatı kazanmak ya da kaybetmek. hangi mesele, hangi sorun bundan daha büyük? bir sağındaki bir solundaki meleklerin yazdıklarına bir bak hele. hangi şeyden daha önemsiz? hangi ağrıdan, hangi sızıdan, hangi haksızlığa maruz kalmaktan, hangi kaygıdan, gam ve kederden?
konuşmayın zaten, konuş konuş nereye varır hayat? bazen sessizliktir çözüm. kelimeleri yutmaktır. söylenmeyecekleri söylememektir. söylenecekleri erteleyebilmektir uygun bir zamana. bazen konuşmak, muhabbetin zehridir. sadece dertten, tasadan, sorundan mürekkep bir konuşma, ruhların esas tasasıdır. unutulmamalıdır ki, dertler anlatıla anlatıla eksilmez, istiflenir.
"işyerinde şunları şunları yaşadım. bana haksızlık yapıldı yine." sus ve yaşamın sesini dinle. ne yapıyorsun her akşam öyle? sürekli dert anlatmak geveze akılların işidir. yolda gelirken bir ağaç da mı gözüne çarpmadı çiçek açan? yağmur tanelerinin taşıdığı rahmetin sesini de mi duymadın? başını kaldırmadın mı hiç gökyüzüne? bir kitapta mı okumadın bahis açacak? bir şiir yok mu etkilendiğin? ya da bir çocukluk hatıran? bildiğin bir hadis, bir ayet. sana yapılan haksızlıkları anlata anlata neden cilalıyorsun onları? bildiğin bir fıkra da mı yok?
"dinle şekerim, biliyor musun başıma ne geldi geçen?" ne can sıkıcısın. muhabbetin celladı mı olacaksın? dertlerini, sorunlarını arkadaşına boca etmeye mi geldin, muhabbet etmeye mi? nerede görülmüş dertleri anlatmanın kalbin ilacı olduğu? hangi ruh dinlenir şikâyetler yumağında? dinginlik muhabbettedir oysa, muhabbetin diliyse başkacadır. sürekli dert yanmak hayatın boğazındaki yağlı urgandır. sanırsın ki dünya dertlerden müteşekkil. bu dönmekten yorgun dünyada, kalplerin aradığı tek şey, şöyle durup demlenebileceği serin bir gölgeliktir; sağanak halinde dostun üstüne yağan ve tepeden tırnağa onu şikâyete bulayan dertleri sırtlanmış laf yağmuru değil.
...
"ah, neden ikimiz de sessiziz?" sessiz mi? hadi canım. duymuyor musun kaşığın bardaktaki tıkırtısını? karşındakinin çayını içerken çıkardığı sesi neden sesten saymıyorsun? çayın yanındaki kurabiyeden sana ikram edişiyle konuştu ya, illa kelimelere mi muhtaçsın? neden kulak kabartmıyorsun? ya rüzgârın uğultusu? söylesene ona bunu. suskunluk büyük bir konuşmadır. duyana.
"ay kızım, bugün yine çok çok kötüyüm." kim yakınıp durarak, sızlanarak daha iyi hissetmiş kendini? hangi ağrı geçmiş, hangi dert derman bulmuştur? yaraları tekrar tekrar yaralarsın oynayıp durdukça kabuğuyla... yeniden kanatıp durdukça sen kendini. o kabuğu kaldırdıkça yeniden ve yeniden.
"yaralarımdan başka bir şey sergilemedim" diyor şair (jean cocteau) ve ekliyor: "boş yere ortaya kendimi dökmek delilikti."
...
"konuşmaya başlar başlamaz kavga ediyoruz." konuşmayı, hayattan yakınmak ve şikâyet diye tanımladığınız sürece, madem öyle, konuşmayın o zaman. kelimeleri hakkıyla kullanmayı öğrendiğinizde başlarsınız sohbete.
bir ömür var önünüzde. yan yana oturun siz de, sessizce. bırakın dinsin öfkeniz sessizliğin serinleten gölgesinde. tek kelime etmeyin, sadece çay demleyin. hatta çekirdek çitleyin. çekirdeğin sesini dinleyin, illa ki bir ses diyorsanız. ya da bir müzik açın radyoda. ama o da sözsüz olsun. çözüm yolu aramak için anlatın.
"derdimizi hiç mi anlatmayalım?" anlatalım elbette. bir şartla. istişare yapmak için. anlatıp rahatlamak için değil. şikâyet etmek, sızlanmak için değil. anlatıp bir çözüm yolu aramak için anlatın. yok illa dert anlatmaktan kendimi alamıyorum diyorsan, tamam derim. ölümden başlayabilirsin söze. sonsuz bir hayatı kazanmak ya da kaybetmek. hangi mesele, hangi sorun bundan daha büyük? bir sağındaki bir solundaki meleklerin yazdıklarına bir bak hele. hangi şeyden daha önemsiz? hangi ağrıdan, hangi sızıdan, hangi haksızlığa maruz kalmaktan, hangi kaygıdan, gam ve kederden?
m. ulusoy
hadi susalım ve birlikte şunu dinleyelim, gözlerimizi kapatıp:
Wednesday, March 20, 2013
aşiyan yollarından seslensem?
hava serin. boğaz havası. bazı tembel martılar denize oturup kendilerini akıntıya bırakıyorlar. ta ki arsız bir vapur onları keyiflerinden mahrum bırakana dek. bari yolcuları simit atsa.
yorgun ve üzgün olduğunu düşündüğüm bir sokak köpeği etrafımda dönüp durdu, sonra oturduğum bankın yanına çöküverdi. halbuki bende onun işine yarayabilecek hiçbir şey yok. uzun süren bir bakışmanın sonunda "sana verebileceğim tek şey kafa karışıklığı" dedim. sahil koşusundaki adamlardan biri yanımızdan dinç varoluşuyla geçiverdi. biz köpekle boğazın sularına bakıyorduk.
iki tane yatın ortasından adile sultan sarayı'na bakıyorduk: semiramis II ve okyanus'un arasından. burası araf. gerçi bana her yer araf (bu kelimeyi kullanmaktan bıktığım bir zaman dilimindeyim). kulağımda radiohead, o. arnalds, schubert. verilen ikinci şanslar üzerinde kafa patlatıyorum. ikinci şansları vermeyi hiç beceremediğimi görüyorum. aklıma aylak adam geliyor. aylaklığın insanı ne kadar da çok "umursar" yaptığını hatırlıyorum. durum vahim, diyorum. durum pek fena, ben aylak oldum ve hepimize yazık oldu.
köpek gitmeye karar verdi. aşiyan yolunu titreten bir motor sesinin peşine takılmak daha eğlenceli geldi zannediyorum. şu an bebek'e doğru yolu yarılamıştır belki de.
denizin kıyıya varan yüzeylerinde çerçöp var. ölü denizanaları cips paketlerinin yanında salınıyor. önümden sportif insanlar geçmeye devam ediyor. aşiyana dayıyorum sırtımı. acaba mezarlığa ufak bir ziyarette mi bulunsam? tanpınar fatihalarımı özlemiş midir?
tembelliğim ağır basıyor. vazgeçiyorum. önümden süslü insanlar geçiyor. eğer yokuşları bugün sevseydim okula da uğrardım. fakat bugün hiçbir tırmanışı kaldıracak durumda değilim. zorluk istemiyorum. sakin boğazın düz yolunda aylaklık lazım bana.
şimdi aylak aylak arnavutköy (akıntı burnu) feneri'ne yürüme vakti. yürüyelim yine fenerden medet ummaya.
yorgun ve üzgün olduğunu düşündüğüm bir sokak köpeği etrafımda dönüp durdu, sonra oturduğum bankın yanına çöküverdi. halbuki bende onun işine yarayabilecek hiçbir şey yok. uzun süren bir bakışmanın sonunda "sana verebileceğim tek şey kafa karışıklığı" dedim. sahil koşusundaki adamlardan biri yanımızdan dinç varoluşuyla geçiverdi. biz köpekle boğazın sularına bakıyorduk.
iki tane yatın ortasından adile sultan sarayı'na bakıyorduk: semiramis II ve okyanus'un arasından. burası araf. gerçi bana her yer araf (bu kelimeyi kullanmaktan bıktığım bir zaman dilimindeyim). kulağımda radiohead, o. arnalds, schubert. verilen ikinci şanslar üzerinde kafa patlatıyorum. ikinci şansları vermeyi hiç beceremediğimi görüyorum. aklıma aylak adam geliyor. aylaklığın insanı ne kadar da çok "umursar" yaptığını hatırlıyorum. durum vahim, diyorum. durum pek fena, ben aylak oldum ve hepimize yazık oldu.
köpek gitmeye karar verdi. aşiyan yolunu titreten bir motor sesinin peşine takılmak daha eğlenceli geldi zannediyorum. şu an bebek'e doğru yolu yarılamıştır belki de.
denizin kıyıya varan yüzeylerinde çerçöp var. ölü denizanaları cips paketlerinin yanında salınıyor. önümden sportif insanlar geçmeye devam ediyor. aşiyana dayıyorum sırtımı. acaba mezarlığa ufak bir ziyarette mi bulunsam? tanpınar fatihalarımı özlemiş midir?
tembelliğim ağır basıyor. vazgeçiyorum. önümden süslü insanlar geçiyor. eğer yokuşları bugün sevseydim okula da uğrardım. fakat bugün hiçbir tırmanışı kaldıracak durumda değilim. zorluk istemiyorum. sakin boğazın düz yolunda aylaklık lazım bana.
şimdi aylak aylak arnavutköy (akıntı burnu) feneri'ne yürüme vakti. yürüyelim yine fenerden medet ummaya.
Sunday, March 10, 2013
Tuesday, March 5, 2013
Monday, February 25, 2013
gülünç insan
edilgen olmayan umutsuzluk şudur: hiçbir şekilde kendi olmayı istememek, hatta daha da kötüsü, bir ben olmayı hiç istememek veya her şeyin en aşağı biçimi olarak ifade edilirse, başka biri olmayı arzulamak, yeni bir ben'e sahip olmayı ummak. aslında doğallık hiçbir ben'e sahip değildir. o zaman insan kendini tanımadan kendini nasıl bulacaktır? bu kendini bulma serüveni çoğu zaman maskaralığa dönmektedir. doğal insan umutsuzluğa düşerken, olmadığı ben'i ummak veya en azından bu ben olduğunu hayal etmek için bile yeterli bir ben'e sahip değildir ki! bu durumda başka biri olmayı umarak kendisine güya yardımcı olmaktadır. bundan emin olmak için sokaktaki insanlara bakalım: umutsuzluk sırasında, akıllarına gelen ilk istek bir başkası olmak veya bir başkası haline gelmektir. her şeye rağmen, umutsuzluğunu bile kendi gözünde önemsiz kılan bu tür bir umutsuz kişiye nasıl gülünmez?
...
değişimin giysi değiştirmek kadar kolay olduğunu düşünen gülünç insan.
...
doğal insan kendini tanımaz, kelimesi kelimesine kendini ancak giysi olarak tanır, ancak dışsal yaşam olarak bir ben'i vardır. ve buradan onun sonsuz komikliği ortaya çıkar.
...
değişimin giysi değiştirmek kadar kolay olduğunu düşünen gülünç insan.
...
doğal insan kendini tanımaz, kelimesi kelimesine kendini ancak giysi olarak tanır, ancak dışsal yaşam olarak bir ben'i vardır. ve buradan onun sonsuz komikliği ortaya çıkar.
s. kierkegaard
Friday, February 15, 2013
dinle
biz, senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?
ve yükünü indirip atmadık mı?
ki o, senin belini bükmüştü;
senin şanını yüceltmedik mi?
demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (çalışmaya) yorulmaya devam et.
ve yalnızca Rabbine rağbet et.
ve yükünü indirip atmadık mı?
ki o, senin belini bükmüştü;
senin şanını yüceltmedik mi?
demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (çalışmaya) yorulmaya devam et.
ve yalnızca Rabbine rağbet et.
Sunday, February 10, 2013
melancholia
![]() |
| Melancholia (2011) |
insan hep en korktuğunu merak eder ve öyle ya da böyle, kendi kaderi o korktuğu şey ile sonlanır ya. kehanet kendini gerçekleştirmez aslında. onu gerçekleştiren kişinin kendisidir. çünkü insan korktuğunu sever. korktuğuna meftundur. farkında olmadan özlemle bekler sonunu. kehanet kendini gerçekleştirmez, onu ellerimizle hazırlayan biziz.
işte ben de aynen böyle korktuğum şeyi özlemle bekliyorum: bir gün çok uzaklardan bir gezegen gelsin ve bu kirli dünyayı yok edip yoluna devam etsin. benim melankolim beni ve küçük dünyamı ezip geçsin.
kehanetim elbet bir gün gerçekleşecek. ve sonumu şu iki şey getirecek: melankoli ve onun sebep olduğu çaresizliğe karşı gösterdiğim vakar.
http://www.youtube.com/watch?v=2kP-vuOy8cU
Sunday, January 27, 2013
karıncalar bilmeden severler
"ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'iş avutur', derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şöför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. duvardaki şu resmin nasıl yapıldığını görmüştü: ıslık çalar gibi uzanan dudaklar, kırışan genç alın; uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar. böylesi gerekti ona. ama resim yapamazdı. olsun! yazacaktı. o gece yatar yatmaz uyudu.
artık sabahları geç kalkıyordu. mutfakta bir şeyler yiyip su içmek, ayakyoluna gitmek gibi zorunluklu aralıklar da olmasa hava kararıncaya değin hiç kalkmayacağı masanın başına geçerdi. saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o evden çıkar, yakın lokantalardan birinde yemek yerdi. ilk günler yemeği yer yemez dönüyor, gece yarısına dek çalışıyordu. güçtü, ama yılmıyordu. bir cümle üstünde saatlerce durmak vardı: kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu. bazı günler sigara içtiğini küllüğün doluşundan anlardı. acaba onun da alnı kırışıyor muydu?
uyuyamadan yattığı yatağında kafası durmadan yazdıklarıyla uğraşırdı. çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. alışmayı anlıyordu. işte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu. boyuna, 'karıncalar bilmeden severler' diyordu. öte yanına dönüyor, kurtulamıyordu. 'uyumam gerek' diye düşündükçe kafası sanki 'olmaz!' diyordu. 'karıncalar bilmeden severler.'"
artık sabahları geç kalkıyordu. mutfakta bir şeyler yiyip su içmek, ayakyoluna gitmek gibi zorunluklu aralıklar da olmasa hava kararıncaya değin hiç kalkmayacağı masanın başına geçerdi. saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o evden çıkar, yakın lokantalardan birinde yemek yerdi. ilk günler yemeği yer yemez dönüyor, gece yarısına dek çalışıyordu. güçtü, ama yılmıyordu. bir cümle üstünde saatlerce durmak vardı: kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu. bazı günler sigara içtiğini küllüğün doluşundan anlardı. acaba onun da alnı kırışıyor muydu?
uyuyamadan yattığı yatağında kafası durmadan yazdıklarıyla uğraşırdı. çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. alışmayı anlıyordu. işte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu. boyuna, 'karıncalar bilmeden severler' diyordu. öte yanına dönüyor, kurtulamıyordu. 'uyumam gerek' diye düşündükçe kafası sanki 'olmaz!' diyordu. 'karıncalar bilmeden severler.'"
y. atılgan / aylak adam
Saturday, January 26, 2013
pasif
ne kadar bencillikle suçlansam ve bundan hoşnut olsam da, geriye baktığımda gördüğüm gerçek şu: sürekli bir şeylere adapte olmaya çabalarken geçiyor ömrüm. benliğimden vazgeçmek gibi, bana çok ağır gelen bir pahaya rağmen; ne adaptasyon gerçekleşiyor, ne de tamamlanmışlık. ya fazla geliyorum, ya eksik.
ve daha da kötüsü ne biliyor musunuz? yarın sabah (diğer sabahlardaki gibi) bu gerçeği bilerek uyanacağım. nafile ayar tutturma çabasına devam edeceğim, tıpkı sırtından kurmalı oyuncaklar gibi otomatik, istemsiz ve eğreti.
Wednesday, January 23, 2013
Saturday, January 19, 2013
swinging from contact to withdrawal
insan bazı durumlarda tam adım atacakken yolun sonunu görüyor. gördüğünden korkuyor. ayağını geri çekiyor. çektiği an aslında o yola girmeyi ne kadar istediğini farkediyor. tekrar adımı atıyor. yine korkusuna yenik düşüp geri çekiliyor ve kısır döngü.
sonuç: menisküs
sonuç: menisküs
Thursday, January 17, 2013
bırakayım en güzelini eylesin
işleri oluruna nasıl bırakır insan?
kurmayı, kurgulamayı, kendimize layık olanı seçmeyi böyle severken biz, nasıl olacak da işleri oluruna bırakacağız?
nasıl bir tanrıcılık bu bendeki? benim için en iyisini düşünebilecek birisinin olduğu gerçeğini kabul edemiyorum. defalarca tecrübe edip, sağlamasını yapmama rağmen. bu neyin şüpheciliği?
kurmayı, kurgulamayı, kendimize layık olanı seçmeyi böyle severken biz, nasıl olacak da işleri oluruna bırakacağız?
nasıl bir tanrıcılık bu bendeki? benim için en iyisini düşünebilecek birisinin olduğu gerçeğini kabul edemiyorum. defalarca tecrübe edip, sağlamasını yapmama rağmen. bu neyin şüpheciliği?
Monday, January 14, 2013
yazmak
düzenli yazmak üzerine düşünüyorum da (ödevlerim var, yazmam gerekenler var). bu benim için çok zor. çünkü, düzenli yapabildiğim pek az şey var. aslında düzenli içe dönmeler yaşıyorum, ki bu yazı için önemli bir şey. fakat, yazma eylemini gereğinden fazla duygusal eksende yaşadığımdan, benim için bu aksiyon asla düzenli bir hale gelemeyecek maalesef. bu yüzden çabalamayı bırakıyorum.
---
bazı insanlar yazmayı çok zihinsel bir aksiyon olarak gerçekleştiriyor. kendi fantezisini yaratırken çoğunlukla zihinsel bir haz alıyor. bu zihinsel eylem birazcık irade (yani düzenli yazma egzersizleri) ile birleşebilirse, ortaya başı ve sonu olan, tamamlanmış bir proje çıkabiliyor.
belki proje kelimesi biraz garip kaçtı ama çoğunluğun kabulüne göre yazma işi bir proje mantığı gerektiriyor. okutturacağın şeyi bir proje olarak ele almalı, onu planlamalı, uygulamaya geçirmeli, geliştirmeli ve yönetmelisin. yönetimden kastım, yazdığını satmayı bilmek. yani zihinsel ve fiziksel merkezlerin yoğun çalışması gerekiyor bu süreçte.
peki, hiç mi duygusallık yok işin içinde? okunma ve anlaşılma isteğinden tutun da, yaşayamadıklarını "tahayyülünden fırlayan kahraman"a yaşatarak bir boşalım sağlama isteğine kadar sıralayabileceğim bir çok yazma motivasyonu duygusal merkezimizden gelen motivasyonlar aslında. yani niyetimiz tamamen duygusal hatta egosal. nihayetinde kendini anlatıyor insan. kendi penceresini. kendi varoluşunun merkezinden dünyayı nasıl gördüğünü anlatmak gibisi var mı? benim gibiler için nasıl da büyük bir nimet.
peki, hiç mi duygusallık yok işin içinde? okunma ve anlaşılma isteğinden tutun da, yaşayamadıklarını "tahayyülünden fırlayan kahraman"a yaşatarak bir boşalım sağlama isteğine kadar sıralayabileceğim bir çok yazma motivasyonu duygusal merkezimizden gelen motivasyonlar aslında. yani niyetimiz tamamen duygusal hatta egosal. nihayetinde kendini anlatıyor insan. kendi penceresini. kendi varoluşunun merkezinden dünyayı nasıl gördüğünü anlatmak gibisi var mı? benim gibiler için nasıl da büyük bir nimet.
ama anlatabiliyor musun bakalım? anlatabilecek misin? işte benim tıkandığım kısım burası: "ya anlatamazsam?" noktası.
ya kendim olamazsam? ya okuyanlar ben olamazsa? ya kendimi çok fazla açık edersem?
1. kendim olamayabilirim, çünkü insan yazarken "olmak istediği kişi" olmaya çok müsait.
2. okuyanların ben olması nasıl mümkün olabilir ki? asla tam olarak bütünleşemeyeceğiz birbirimizle.
3. herkes tarafından doğru anlaşılma isteği ile bu kadar kıvranırken, aynı zamanda kendimi açık etmekten de ölesiye korkuyorum. anlaşılmamak daha güvenli, diyorum. belki de kötü taraflarımın görünmesini istemiyorum. ya da kendimi görmek istemiyorum. evet, galiba cevabı bu; kendimi izlemeye bu kadar az tahammülüm varken, başkasının gözünde kendi yansımama nasıl bakarım? nasıl yazarım da başkasından kendimi dinlerim? kendimi kendime görünür kılmak bana ızdırap veriyor. bunu keşfettiğimden beri johnny depp'in neden oynadığı filmleri asla izlemediğini anlıyorum. muhtemelen kendi resimlerine de uzun süre bakamıyordur. ben de bakamıyorum.
4. en önemlisi de şu; düşüncelerim değişken yapıda. şu an düşündüklerim üzerinde biraz daha düşünerek bazılarının yanlış olduğu kanaatine varabilirim. yani fikrimi değiştirebilirim. fikrim değişiyorsa kendim de değişmişim demektir. ama yazılar bir kere kağıda dökülüp birinin gözbebeğine değdikten sonra bir daha değişemiyor, silinemiyor. yazdıkların "eski sen"i tarif etse dahi, okuyan kişi "yeni bir sen"den habersiz oluyor. okuyan senden tutarlılık bekliyor, yazdıklarının yıkılabilirliğine inanmıyor, hatta yıkılabilir düşüncelere sahipsen seni aşağılıyor. yani söz hep uçuyor ama yazı kalıyor. gel de ürkme kağıda döktüğün kelimelerden!
bu meselelerin hepsi ayrı ayrı derin meseleleri dağlıyor. ama bir şeyler karalamanın bende nasıl gerçekleştiğini anlatacak olursam; içime bir sıkıntı geliyor, düşünüyorum. içimde fokurduyor, kaynıyor düşünceler. ne zaman savunmasız kalıyorum, işte o zaman başlıyorum yazmaya. taşar gibi bir boşalım, bir catharsis ya da ne derseniz. öyle bir coşkuyla tüm enerjimi boşaltıyorum, olmak istediğim kişi ya da olduğum kişi ya da anlaşılmak istenen kişi olarak taşıyorum yazarak.
taşma eylemi bitiyor ve o zaman yazmak da bitiyor. yani ben taşmadan yazamıyorum. dolmadan da taşamıyorum. duygusal bir yoğunluğun dışarı fışkırması bir nevi. sonra duruluyorum ve içimi bir kaygı kaplıyor; ya bu benden taşanlar kandan irinden başka bir şey değilse? içim cerahat ile dolu demektir o zaman. mahvoldum demektir.
bu yüzden yazmamak en iyisi. mahvolmamak için. rezil olmamak için. kendi kendime bir köşede çürüsem daha iyi. diyorum.
diyorum ama, yine doluyorum ve taşmadan rahata eremiyorum. bu yüzden benim yazmaktan anladığım başka bir şey. yazmak benim için bir proje değil, bir sonuç, bir ürün, bir patlama noktası, bir terapi.
yazmak kendimi anlatmak aracı, anlaşılma ihtiyacının verdiği gerginliği hafifletme aracı, belki bir nevi kendimi sevdirme aracı. ama profesyonel bir amaç değil. proje hiç değil.
araç kısacası; çatal gibi.
diyorum ama, yine doluyorum ve taşmadan rahata eremiyorum. bu yüzden benim yazmaktan anladığım başka bir şey. yazmak benim için bir proje değil, bir sonuç, bir ürün, bir patlama noktası, bir terapi.
yazmak kendimi anlatmak aracı, anlaşılma ihtiyacının verdiği gerginliği hafifletme aracı, belki bir nevi kendimi sevdirme aracı. ama profesyonel bir amaç değil. proje hiç değil.
araç kısacası; çatal gibi.
şimdi bu kısmı fuzuli işler bakanlığına nasıl anlatırım onu düşünmem lazım.
Sunday, January 13, 2013
extraordinary escapes
bu dünyanın makul bir çıkış kapısı yok. bunu anladım. çıkışı kendin yaratacaksın. ellerinle, tırnaklarınla kazarak. olabilecek en sıradışı şekilde çıkacaksın bu dünyadan. kendin çıkacaksın.
bu yüzden kendime bazı çıkış metodları araştırdım ve bir liste yaptım. belki bir gün herhangi birini kullanabilirim.
wes anderson method: moonrise kingdom filmindeki gibi seni annenden bile iyi tanıyan ve kamp kurmaktan anlayan bir çılgın ile doğaya kaç. yanında bir dürbün, bir kedi ve bir pikap ile.
tony scott method: bir akşam vakti çoraplarınla evden fırlayarak çıkıp, en yakın köprüden aşağıya kendini bırak.
edward norton method: sana patronluk taslayan kişinin karşısında -ki bu kendin de olabilirsin, eğer kendinsen aynanın karşısına geçmelisin- kendini öldüresiye döv. sonra o kişinin gözünün içine doğru sırıtarak bak, sürünerek orayı terket.
wes anderson method vol.2: tam olarak şunu uygula (elliott smith eşliğinde) >> http://www.youtube.com/watch?v=9pyBB7y8fDU
bu yüzden kendime bazı çıkış metodları araştırdım ve bir liste yaptım. belki bir gün herhangi birini kullanabilirim.
the list of extraordinary escape methods
wes anderson method: moonrise kingdom filmindeki gibi seni annenden bile iyi tanıyan ve kamp kurmaktan anlayan bir çılgın ile doğaya kaç. yanında bir dürbün, bir kedi ve bir pikap ile.
tony scott method: bir akşam vakti çoraplarınla evden fırlayarak çıkıp, en yakın köprüden aşağıya kendini bırak.
edward norton method: sana patronluk taslayan kişinin karşısında -ki bu kendin de olabilirsin, eğer kendinsen aynanın karşısına geçmelisin- kendini öldüresiye döv. sonra o kişinin gözünün içine doğru sırıtarak bak, sürünerek orayı terket.
wes anderson method vol.2: tam olarak şunu uygula (elliott smith eşliğinde) >> http://www.youtube.com/watch?v=9pyBB7y8fDU
şimdilik ilgimi çekenler bunlar. araştırmalarım devam edecek.
Subscribe to:
Posts (Atom)





