Sunday, December 14, 2014

Coltrane

"Trane grubumdayken hiçbir şeyi not etmezdi. Aletini alır ve çalmaya başlardı, her şey kafasındaydı. Provalarda ve işe giderken sürekli müziğe dair konuşurduk tabii ki. Ona bir şeyler açıklardım, her zaman dinler ve uygulardı. "Trane, şu akorlara bir göz at, ama onları aynen çalma, biraz değiştir tamam mı? Bazen ortadan başla ve onları üçlü aralıklarla çalabileceğini unutma. Böylece iki mezürde 18-19 farklı şey çalabilirsin." Gözlerini kocaman açıp dinler, her şeyi sünger gibi emerdi. Kendine özgü buluşları olan biriydi Trane, böyle insanlara bazı şeyleri gerektiği gibi anlatabilmek önemlidir. Bu yüzden ortadan başlamasını söylerdim, çünkü zaten öyle yapacaktı. Trane ona verdiğim akorları akor gibi çalmayan tek müzisyendi.

İşten sonra, herkes eğlenirken Trane otel odasına gidip aletini çalışırdı. Üç set çaldıktan sonra odasına kapanıp saatlerce aletini çalışırdı. Daha sonra, 1960 yılında, Paris'te antikacı bir kadından satın aldığım bir soprano saksofon hediye ettim ona. Soprano çalmak tenor çalışını da etkiledi. Sopranodan önce Dexter Gordon ya da Eddie "Lockjaw" Davis gibi çalıyordu. Sonny Stitt gibi, Bird gibi. Sopranoyu aldıktan sonra tarzı değişti. Kimse gibi çalmıyordu artık, kendi gibi çalıyordu. Sopranoyla daha hızlı ve daha yumuşak çalabildiğini keşfetti. Bu onu çok heyecanlandırdı, çünkü sopranoda tenorda yapamayacağı şeyleri yapabiliyordu, çünkü soprano düz bir aletti. Ayrıca yüksek perdeden çalmayı sevdiği için sopranoda müziği daha iyi duyuyor, daha iyi düşünüyordu. Bir süre sonra sopranodaki sesi insan sesini andırmaya başladı, inleyen bir insanın sesi."

(Miles Davis, Miles The Autobiography)


Monday, November 24, 2014

Çağdaş Sanat Müzelerimiz ve Saçmanın Tapınakları

Peppe Savà: Size Sicilya’da yaptığınız konuşma hakkında bir soru sorabilir miyim? Kimi insanlar o konuşmanın eski bir arkadaş olan Piero Guccioni’ye bir saygı belirtisi olduğu sonucuna ulaşırken, kimileri de bunu, çağdaş sanatın kıstırılmış bulunduğu mat durumundan nasıl kurtulabileceğine ilişkin bir öneri olarak gördüler.

Giorgio Agamben: Konuşmamın Piero Guccioni’ye ve çağımızın en önemli ressamlarından bir kısmının yaşadığı küçük bir şehir olan Scicli’ye bir saygı ifadesi olduğu doğru. Orada sanatın durumu kuvvetli bir biçimde hissediliyor ve muhtemelen bu küçük şehir, geçmişle ilişkinin az evvel sözünü ettiğimiz krizini anlamak için en iyi yer. Bir kimsenin geçmişte yaşayabileceği tek yer şimdidir ve şimdi, bizzat kendi geçmişinin yaşamı olduğunu duyumsamaktan kesilirse, söz konusu geçmişin en iyi bilinen imgeleri durumundaki müze ve sanat, sorunlu yerler haline gelirler. Artık geçmişiyle hiçbir şey yapmak istemeyen bir toplumda, sanat kendisini müzenin ejderi ile metalaşmanın yılanı arasında kısılmış bir halde bulur. Ve çağdaş sanat müzelerimiz, saçmanın tapınakları halini o kadar almışlardır ki bu şeylerin ikisi de el ele gitmektedir. Sanatın saplanmış olduğu çıkmazın ilk ayırtına varan kişi büyük ihtimalle Duchamp olmuştur. Duchamp kendi “hazır-ürünüyle” neyi icat etti? Sıradan nesneleri, örneğin bir pisuarı aldı ve bir müzeye sokarak müzeyi o şeyi bir sanat eseri olarak sergilemeye zorladı. Doğal olarak –bir anlık bir şaşkınlık ve şoktan sonra– o şeyin oradaki varlığına hiçbir şey atfedilemiyordu: Bir çalışmadan söz edilemiyordu, çünkü endüstriyel olarak üretilmiş herhangi bir nesne gibi sıradan bir nesne söz konusuydu ve sanatsal çalışma da yoktu, çünkü hiçbir ‘poiesis’, hiçbir üretim içermiyordu – hele bir filozofun ya da bir eleştirmenin yahut Duchamp’ın sevdiği bir tabirle ‘nefes alan biri’, salt yaşayan bir varlık hiç yoktu. Ne olursa olsun Duchamp’ın asla bir sanat eseri ürettiği yönünde bir iddiasının olmadığı doğrudur; o daha ziyade, müze ile metalaşma arasında sıkışmış sanata bir yol açmıştır. Bildiğiniz gibi bunun yerine gelişen şey, hâlâ aktif olan bir grup becerikli spekülatörün hazır-ürünü sanat eserine dönüştürmesi oldu. Ve sözde çağdaş sanat, para gibi bir likidite durumuna erişmiş ve ne çalışma ne de performans içerdikleri halde sanat eseri değeri görmeyi sürdürmek isteyen metaların dolaşımını hızlandırmaya adanmış piyasanın organlarından başka bir şey olmayan müzeleri doldurarak, Duchamp’ın jestini tekrarlamaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Çağdaş sanatın çelişkisi budur: Sanat eserini lağvetmekte ve ürünün üzerine bir fiyat etiketi yerleştirmektedir.

Ayrıntı Dergisi - 10 Mart 2014

http://ayrintidergi.com.tr/tanri-olmedi-paraya-donustu-giorgio-agamben-ile-soylesi/

Wednesday, July 23, 2014

get eaten by the worms and weird fishes

belki de milyonlarca yıldır, milyonlarca insanın yaşamış olduğu sıkıntılardan herhangi birini yaşıyoruzdur. bu buhran hali belki de hep vardı, farklılaştırarak kendimizi yüceltmenin manası yok galiba.

bundan daha iyisini vermeyecek hayat. bir başka bakış açısıyla: bundan daha iyisini alamayacağız hayattan.

Sunday, March 30, 2014

“I take women more seriously than directors usually do. To my mind, women don’t exist to turn men on. They don’t have this function of merely being objects. In fact, that is one aspect of the cinema I really despise. And I want to show that women, more than men, are obliged to resort to underhanded methods to avoid being mere objects”
Rainer Werner Fassbinder, 1976

Tuesday, March 11, 2014

kediyi gömmek

bu iç döküş, "yapmak ya da yapmamak kararını vermenin yıpratıcılığı" üzerinedir.

insanın kendini tutarlılığa hapsedişi aklıyla başbaşa kaldığı ilk andan başlar. sonrasında iflah olmaz bir şekilde kişiyi "tutarlı bir karakter yaratma" yanılsamasının peşinden sürükler. "çok aklım var, yaptıklarım doğru ve tutarlı olmalı" düşüncesi bir şirk çukuru olarak kişiyi içine hapseder, ona insan olduğunu unutturur. tanrıcılık devreye girer. sonra peşinden tabii ki pişmanlıklar ve kaygı gelir. başka ne gelsin ki.

ilkeli ve prensipli olmayı "allahlık" zannediyorum ben. her vermem gereken karar bu sebepten bana ağır geliyor. küçüklüğümden beri en sıradan aradakalmışlıkların bile altından ömrümden ömür harcayarak çıkabilmiş biriyim. hayatta milyonlarca karar hakkında verilecek hükmü bekliyor ve her karar verişin sonucunda yüklenilecek sorumluluklar var. belki de akıl ve karakter yaratma telaşı değil bendeki mesele. mesele yorgunluk. mesele bir reddediş. ve ben tüm bu olan bitenlerden şu sonuca varıyorum: demek ki, bu hayata gözümü açtığım günden beri yorgunum.

bu yapmak ya da yapmamak kararını vermenin zorluğunu ilk şu sorgulamayla yaşadığımı hatırlıyorum: dişleri çürütecek şu çikolatayı yemek mi, yememek mi.

sonra peşinden şunlar geldi: okula gitmek mi, gitmemek mi. gitmek istemediğini söylemek mi, susmak mı. anneyle babaya kızdığını belli etmek mi, etmemek mi.

sevmeye karar vermek mi, vermemek mi. (sevmek karar işi değildir, diyenleriniz varsa bu meseleyi başka bir zamanda/düzlemde tartışırız.)

her neyse, en son şu kararla başbaşa kaldım ve bu karar allahçılığı oynadığım, prensipliliği zorladığım bir karar değildi. şuydu: kediyi dışarda bırakmak mı, yoksa hayvanı "pistir" diyerek eve almak istemeyen pimpirikli anneyi dinlemeyip koynumun içinde odaya kaçırmak mı.

kararlar, her zaman sadece ilkelilik/prensiplilik üzerinden de acı vermiyor. bazen ilkeli olamayıştan, ambivale davranışlardan dolayı da can acıtıcı olabiliyor. ne kadar kararsız görünse de insan sonunda bir karar veriyor. kendini kararı vermiş olarak buluyor.

geçen gündü. ben kediyi dışarda bırakma kararını vermiştim. yaklaşık üç haftadır kapımızın önünde olan üç yavru kediden biriydi. en sevimlisiydi hatta. hırçın iki kedinin kavgasında arada kalarak, ciddi şekilde yaralandı. fırlayarak veterinere götürdüm. tüm müdahalelere rağmen kurtaramadık. iç kanamadan hayatını kaybetti. bir aylıktı. kapımızın önünde kanlar içinde debelenişi, on tane farklı hayat yaşasam onunda da aklımın hep bir köşesinde kalacak. beynimi ve kalbimi kemiren çok çok kötü bir pişmanlık anısı olarak.

ben kediyi içeri almadım ve bu karar berbat bir karardı. sonrasında ona küçücük bir mezar kazmak da bir tecrübe olarak berbattı. verdiğim bu kararların sonuçlarının hepsine tek tek küfrederek toprağı minik kediciğin üstüne atıverdim. "doğa" denilen, bir türlü anlamlandıramadığım mekanizmanın içindeki çarklardan biri olduğumuzu tekrar unutmak üzere hatırladım. verdiğim kararların hiçbiri karar değildi sanki. bir güç (ya da güçsüzlük) kediyi dışarda bırakma kararını verdirdi ve ben de onun mekanik uygulayıcısı oldum.

böylece açmadığım bir kapının sonucu ölüm oldu, vicdan azabı oldu. açsaydım her şey daha mı iyi olacaktı, emin değilim. belki de olmayacaktı. olacak olan yine olacaktı.

bu türlü türlü ihtimaller içimdeki sıkıntıyı hafifletmiyor. aldığım kararların sonuçlarına katlanmayı kabullenmem gerektiğini düşünüyorum, başka bir yolu da yok zaten yaşamanın. ama bu üzüntüyü kaldıramıyorsam bir sıkıntı var demektir. sıkıntı şunu kestiremeyişimden galiba; o kararları verirken "ben ne kadar benim, ne kadar bendeyim" bir türlü emin olamıyorum. sosyal normlar, üst kabuller, aile kararları, annenin hijyen kuralları vb. durumlar mekanik kararlar vermeme vesile oluyorsa; ben neredeyim, neresindeyim bu işin?

payımın ne olduğunu bilemediğim, yine de bana derinden vicdan azabı yaşatan bu kararlar, yapmak ve yapmamak arasındaki gel-gitlerim... işte bunlar hep yorgunluk, umutsuzluk, yine de insan olmakla alakalı.

kedi gitti sonuç olarak. ben kendimi suçluyorum. kim affedecek en ufak fikrim yok.