Monday, January 14, 2013

yazmak

düzenli yazmak üzerine düşünüyorum da (ödevlerim var, yazmam gerekenler var). bu benim için çok zor. çünkü, düzenli yapabildiğim pek az şey var. aslında düzenli içe dönmeler yaşıyorum, ki bu yazı için önemli bir şey. fakat, yazma eylemini gereğinden fazla duygusal eksende yaşadığımdan, benim için bu aksiyon asla düzenli bir hale gelemeyecek maalesef. bu yüzden çabalamayı bırakıyorum.
---
bazı insanlar yazmayı çok zihinsel bir aksiyon olarak gerçekleştiriyor. kendi fantezisini yaratırken çoğunlukla zihinsel bir haz alıyor. bu zihinsel eylem birazcık irade (yani düzenli yazma egzersizleri) ile birleşebilirse, ortaya başı ve sonu olan, tamamlanmış bir proje çıkabiliyor. 

belki proje kelimesi biraz garip kaçtı ama çoğunluğun kabulüne göre yazma işi bir proje mantığı gerektiriyor. okutturacağın şeyi bir proje olarak ele almalı, onu planlamalı, uygulamaya geçirmeli, geliştirmeli ve yönetmelisin. yönetimden kastım, yazdığını satmayı bilmek. yani zihinsel ve fiziksel merkezlerin yoğun çalışması gerekiyor bu süreçte.

peki, hiç mi duygusallık yok işin içinde? okunma ve anlaşılma isteğinden tutun da, yaşayamadıklarını "tahayyülünden fırlayan kahraman"a yaşatarak bir boşalım sağlama isteğine kadar sıralayabileceğim bir çok yazma motivasyonu duygusal merkezimizden gelen motivasyonlar aslında. yani niyetimiz tamamen duygusal hatta egosal. nihayetinde kendini anlatıyor insan. kendi penceresini. kendi varoluşunun merkezinden dünyayı nasıl gördüğünü anlatmak gibisi var mı? benim gibiler için nasıl da büyük bir nimet. 

ama anlatabiliyor musun bakalım? anlatabilecek misin? işte benim tıkandığım kısım burası: "ya anlatamazsam?" noktası. 

ya kendim olamazsam? ya okuyanlar ben olamazsa? ya kendimi çok fazla açık edersem?

1. kendim olamayabilirim, çünkü insan yazarken "olmak istediği kişi" olmaya çok müsait.
2. okuyanların ben olması nasıl mümkün olabilir ki? asla tam olarak bütünleşemeyeceğiz birbirimizle.
3. herkes tarafından doğru anlaşılma isteği ile bu kadar kıvranırken, aynı zamanda kendimi açık etmekten de ölesiye korkuyorum. anlaşılmamak daha güvenli, diyorum. belki de kötü taraflarımın görünmesini istemiyorum. ya da kendimi görmek istemiyorum. evet, galiba cevabı bu; kendimi izlemeye bu kadar az tahammülüm varken, başkasının gözünde kendi yansımama nasıl bakarım? nasıl yazarım da başkasından kendimi dinlerim? kendimi kendime görünür kılmak bana ızdırap veriyor. bunu keşfettiğimden beri johnny depp'in neden oynadığı filmleri asla izlemediğini anlıyorum. muhtemelen kendi resimlerine de uzun süre bakamıyordur. ben de bakamıyorum.
4. en önemlisi de şu; düşüncelerim değişken yapıda. şu an düşündüklerim üzerinde biraz daha düşünerek bazılarının yanlış olduğu kanaatine varabilirim. yani fikrimi değiştirebilirim. fikrim değişiyorsa kendim de değişmişim demektir. ama yazılar bir kere kağıda dökülüp birinin gözbebeğine değdikten sonra bir daha değişemiyor, silinemiyor. yazdıkların "eski sen"i tarif etse dahi, okuyan kişi "yeni bir sen"den habersiz oluyor. okuyan senden tutarlılık bekliyor, yazdıklarının yıkılabilirliğine inanmıyor, hatta yıkılabilir düşüncelere sahipsen seni aşağılıyor. yani söz hep uçuyor ama yazı kalıyor. gel de ürkme kağıda döktüğün kelimelerden!

bu meselelerin hepsi ayrı ayrı derin meseleleri dağlıyor. ama bir şeyler karalamanın bende nasıl gerçekleştiğini anlatacak olursam; içime bir sıkıntı geliyor, düşünüyorum. içimde fokurduyor, kaynıyor düşünceler. ne zaman savunmasız kalıyorum, işte o zaman başlıyorum yazmaya. taşar gibi bir boşalım, bir catharsis ya da ne derseniz. öyle bir coşkuyla tüm enerjimi boşaltıyorum, olmak istediğim kişi ya da olduğum kişi ya da anlaşılmak istenen kişi olarak taşıyorum yazarak.

taşma eylemi bitiyor ve o zaman yazmak da bitiyor. yani ben taşmadan yazamıyorum. dolmadan da taşamıyorum. duygusal bir yoğunluğun dışarı fışkırması bir nevi. sonra duruluyorum ve içimi bir kaygı kaplıyor; ya bu benden taşanlar kandan irinden başka bir şey değilse? içim cerahat ile dolu demektir o zaman. mahvoldum demektir.

bu yüzden yazmamak en iyisi. mahvolmamak için. rezil olmamak için. kendi kendime bir köşede çürüsem daha iyi. diyorum.

diyorum ama, yine doluyorum ve taşmadan rahata eremiyorum. bu yüzden benim yazmaktan anladığım başka bir şey. yazmak benim için bir proje değil, bir sonuç, bir ürün, bir patlama noktası, bir terapi.

yazmak kendimi anlatmak aracı, anlaşılma ihtiyacının verdiği gerginliği hafifletme aracı, belki bir nevi kendimi sevdirme aracı. ama profesyonel bir amaç değil. proje hiç değil.

araç kısacası; çatal gibi.

şimdi bu kısmı fuzuli işler bakanlığına nasıl anlatırım onu düşünmem lazım.