Sunday, March 30, 2014

“I take women more seriously than directors usually do. To my mind, women don’t exist to turn men on. They don’t have this function of merely being objects. In fact, that is one aspect of the cinema I really despise. And I want to show that women, more than men, are obliged to resort to underhanded methods to avoid being mere objects”
Rainer Werner Fassbinder, 1976

Tuesday, March 11, 2014

kediyi gömmek

bu iç döküş, "yapmak ya da yapmamak kararını vermenin yıpratıcılığı" üzerinedir.

insanın kendini tutarlılığa hapsedişi aklıyla başbaşa kaldığı ilk andan başlar. sonrasında iflah olmaz bir şekilde kişiyi "tutarlı bir karakter yaratma" yanılsamasının peşinden sürükler. "çok aklım var, yaptıklarım doğru ve tutarlı olmalı" düşüncesi bir şirk çukuru olarak kişiyi içine hapseder, ona insan olduğunu unutturur. tanrıcılık devreye girer. sonra peşinden tabii ki pişmanlıklar ve kaygı gelir. başka ne gelsin ki.

ilkeli ve prensipli olmayı "allahlık" zannediyorum ben. her vermem gereken karar bu sebepten bana ağır geliyor. küçüklüğümden beri en sıradan aradakalmışlıkların bile altından ömrümden ömür harcayarak çıkabilmiş biriyim. hayatta milyonlarca karar hakkında verilecek hükmü bekliyor ve her karar verişin sonucunda yüklenilecek sorumluluklar var. belki de akıl ve karakter yaratma telaşı değil bendeki mesele. mesele yorgunluk. mesele bir reddediş. ve ben tüm bu olan bitenlerden şu sonuca varıyorum: demek ki, bu hayata gözümü açtığım günden beri yorgunum.

bu yapmak ya da yapmamak kararını vermenin zorluğunu ilk şu sorgulamayla yaşadığımı hatırlıyorum: dişleri çürütecek şu çikolatayı yemek mi, yememek mi.

sonra peşinden şunlar geldi: okula gitmek mi, gitmemek mi. gitmek istemediğini söylemek mi, susmak mı. anneyle babaya kızdığını belli etmek mi, etmemek mi.

sevmeye karar vermek mi, vermemek mi. (sevmek karar işi değildir, diyenleriniz varsa bu meseleyi başka bir zamanda/düzlemde tartışırız.)

her neyse, en son şu kararla başbaşa kaldım ve bu karar allahçılığı oynadığım, prensipliliği zorladığım bir karar değildi. şuydu: kediyi dışarda bırakmak mı, yoksa hayvanı "pistir" diyerek eve almak istemeyen pimpirikli anneyi dinlemeyip koynumun içinde odaya kaçırmak mı.

kararlar, her zaman sadece ilkelilik/prensiplilik üzerinden de acı vermiyor. bazen ilkeli olamayıştan, ambivale davranışlardan dolayı da can acıtıcı olabiliyor. ne kadar kararsız görünse de insan sonunda bir karar veriyor. kendini kararı vermiş olarak buluyor.

geçen gündü. ben kediyi dışarda bırakma kararını vermiştim. yaklaşık üç haftadır kapımızın önünde olan üç yavru kediden biriydi. en sevimlisiydi hatta. hırçın iki kedinin kavgasında arada kalarak, ciddi şekilde yaralandı. fırlayarak veterinere götürdüm. tüm müdahalelere rağmen kurtaramadık. iç kanamadan hayatını kaybetti. bir aylıktı. kapımızın önünde kanlar içinde debelenişi, on tane farklı hayat yaşasam onunda da aklımın hep bir köşesinde kalacak. beynimi ve kalbimi kemiren çok çok kötü bir pişmanlık anısı olarak.

ben kediyi içeri almadım ve bu karar berbat bir karardı. sonrasında ona küçücük bir mezar kazmak da bir tecrübe olarak berbattı. verdiğim bu kararların sonuçlarının hepsine tek tek küfrederek toprağı minik kediciğin üstüne atıverdim. "doğa" denilen, bir türlü anlamlandıramadığım mekanizmanın içindeki çarklardan biri olduğumuzu tekrar unutmak üzere hatırladım. verdiğim kararların hiçbiri karar değildi sanki. bir güç (ya da güçsüzlük) kediyi dışarda bırakma kararını verdirdi ve ben de onun mekanik uygulayıcısı oldum.

böylece açmadığım bir kapının sonucu ölüm oldu, vicdan azabı oldu. açsaydım her şey daha mı iyi olacaktı, emin değilim. belki de olmayacaktı. olacak olan yine olacaktı.

bu türlü türlü ihtimaller içimdeki sıkıntıyı hafifletmiyor. aldığım kararların sonuçlarına katlanmayı kabullenmem gerektiğini düşünüyorum, başka bir yolu da yok zaten yaşamanın. ama bu üzüntüyü kaldıramıyorsam bir sıkıntı var demektir. sıkıntı şunu kestiremeyişimden galiba; o kararları verirken "ben ne kadar benim, ne kadar bendeyim" bir türlü emin olamıyorum. sosyal normlar, üst kabuller, aile kararları, annenin hijyen kuralları vb. durumlar mekanik kararlar vermeme vesile oluyorsa; ben neredeyim, neresindeyim bu işin?

payımın ne olduğunu bilemediğim, yine de bana derinden vicdan azabı yaşatan bu kararlar, yapmak ve yapmamak arasındaki gel-gitlerim... işte bunlar hep yorgunluk, umutsuzluk, yine de insan olmakla alakalı.

kedi gitti sonuç olarak. ben kendimi suçluyorum. kim affedecek en ufak fikrim yok.