cevap:
bilmiyorum… bence tavsiye etmek istediğim tek şey, yalnız olmayı ve mümkün olduğu kadar çok tek başlarına vakit geçirmeyi öğrenmeliler. bence günümüz gençliğinin yaptığı hatalardan bir tanesi gürültülü ve her daim agresif etkinlikler ile bir araya gelmeye çalışmaları. bana kalırsa yalnız hissetmemek için bir araya gelme arzusu talihsiz bir hastalık belirtisi. her insan çocukluğundan itibaren kendi kendine vakit geçirmeyi öğrenmeli. bu insanlar yalnız olmalı anlamına gelmiyor, fakat kişi kendinden sıkılmamalı çünkü öz benlik tarafından baktığımda kendi kendine vakit geçirmekten sıkılan insanlar bana tehlikede geliyor.
"eşimle konuşamıyoruz."
konuşmayın zaten, konuş konuş nereye varır hayat? bazen sessizliktir çözüm. kelimeleri yutmaktır. söylenmeyecekleri söylememektir. söylenecekleri erteleyebilmektir uygun bir zamana. bazen konuşmak, muhabbetin zehridir. sadece dertten, tasadan, sorundan mürekkep bir konuşma, ruhların esas tasasıdır. unutulmamalıdır ki, dertler anlatıla anlatıla eksilmez, istiflenir.
"işyerinde şunları şunları yaşadım. bana haksızlık yapıldı yine." sus ve yaşamın sesini dinle. ne yapıyorsun her akşam öyle? sürekli dert anlatmak geveze akılların işidir. yolda gelirken bir ağaç da mı gözüne çarpmadı çiçek açan? yağmur tanelerinin taşıdığı rahmetin sesini de mi duymadın? başını kaldırmadın mı hiç gökyüzüne? bir kitapta mı okumadın bahis açacak? bir şiir yok mu etkilendiğin? ya da bir çocukluk hatıran? bildiğin bir hadis, bir ayet. sana yapılan haksızlıkları anlata anlata neden cilalıyorsun onları? bildiğin bir fıkra da mı yok?
"dinle şekerim, biliyor musun başıma ne geldi geçen?" ne can sıkıcısın. muhabbetin celladı mı olacaksın? dertlerini, sorunlarını arkadaşına boca etmeye mi geldin, muhabbet etmeye mi? nerede görülmüş dertleri anlatmanın kalbin ilacı olduğu? hangi ruh dinlenir şikâyetler yumağında? dinginlik muhabbettedir oysa, muhabbetin diliyse başkacadır. sürekli dert yanmak hayatın boğazındaki yağlı urgandır. sanırsın ki dünya dertlerden müteşekkil. bu dönmekten yorgun dünyada, kalplerin aradığı tek şey, şöyle durup demlenebileceği serin bir gölgeliktir; sağanak halinde dostun üstüne yağan ve tepeden tırnağa onu şikâyete bulayan dertleri sırtlanmış laf yağmuru değil.
...
"ah, neden ikimiz de sessiziz?" sessiz mi? hadi canım. duymuyor musun kaşığın bardaktaki tıkırtısını? karşındakinin çayını içerken çıkardığı sesi neden sesten saymıyorsun? çayın yanındaki kurabiyeden sana ikram edişiyle konuştu ya, illa kelimelere mi muhtaçsın? neden kulak kabartmıyorsun? ya rüzgârın uğultusu? söylesene ona bunu. suskunluk büyük bir konuşmadır. duyana.
"ay kızım, bugün yine çok çok kötüyüm." kim yakınıp durarak, sızlanarak daha iyi hissetmiş kendini? hangi ağrı geçmiş, hangi dert derman bulmuştur? yaraları tekrar tekrar yaralarsın oynayıp durdukça kabuğuyla... yeniden kanatıp durdukça sen kendini. o kabuğu kaldırdıkça yeniden ve yeniden.
"yaralarımdan başka bir şey sergilemedim" diyor şair (jean cocteau) ve ekliyor: "boş yere ortaya kendimi dökmek delilikti."
...
"konuşmaya başlar başlamaz kavga ediyoruz." konuşmayı, hayattan yakınmak ve şikâyet diye tanımladığınız sürece, madem öyle, konuşmayın o zaman. kelimeleri hakkıyla kullanmayı öğrendiğinizde başlarsınız sohbete.
bir ömür var önünüzde. yan yana oturun siz de, sessizce. bırakın dinsin öfkeniz sessizliğin serinleten gölgesinde. tek kelime etmeyin, sadece çay demleyin. hatta çekirdek çitleyin. çekirdeğin sesini dinleyin, illa ki bir ses diyorsanız. ya da bir müzik açın radyoda. ama o da sözsüz olsun. çözüm yolu aramak için anlatın.
"derdimizi hiç mi anlatmayalım?" anlatalım elbette. bir şartla. istişare yapmak için. anlatıp rahatlamak için değil. şikâyet etmek, sızlanmak için değil. anlatıp bir çözüm yolu aramak için anlatın. yok illa dert anlatmaktan kendimi alamıyorum diyorsan, tamam derim. ölümden başlayabilirsin söze. sonsuz bir hayatı kazanmak ya da kaybetmek. hangi mesele, hangi sorun bundan daha büyük? bir sağındaki bir solundaki meleklerin yazdıklarına bir bak hele. hangi şeyden daha önemsiz? hangi ağrıdan, hangi sızıdan, hangi haksızlığa maruz kalmaktan, hangi kaygıdan, gam ve kederden?
m. ulusoy
hadi susalım ve birlikte şunu dinleyelim, gözlerimizi kapatıp:
hava serin. boğaz havası. bazı tembel martılar denize oturup kendilerini akıntıya bırakıyorlar. ta ki arsız bir vapur onları keyiflerinden mahrum bırakana dek. bari yolcuları simit atsa.
yorgun ve üzgün olduğunu düşündüğüm bir sokak köpeği etrafımda dönüp durdu, sonra oturduğum bankın yanına çöküverdi. halbuki bende onun işine yarayabilecek hiçbir şey yok. uzun süren bir bakışmanın sonunda "sana verebileceğim tek şey kafa karışıklığı" dedim. sahil koşusundaki adamlardan biri yanımızdan dinç varoluşuyla geçiverdi. biz köpekle boğazın sularına bakıyorduk.
iki tane yatın ortasından adile sultan sarayı'na bakıyorduk: semiramis II ve okyanus'un arasından. burası araf. gerçi bana her yer araf (bu kelimeyi kullanmaktan bıktığım bir zaman dilimindeyim). kulağımda radiohead, o. arnalds, schubert. verilen ikinci şanslar üzerinde kafa patlatıyorum. ikinci şansları vermeyi hiç beceremediğimi görüyorum. aklıma aylak adam geliyor. aylaklığın insanı ne kadar da çok "umursar" yaptığını hatırlıyorum. durum vahim, diyorum. durum pek fena, ben aylak oldum ve hepimize yazık oldu.
köpek gitmeye karar verdi. aşiyan yolunu titreten bir motor sesinin peşine takılmak daha eğlenceli geldi zannediyorum. şu an bebek'e doğru yolu yarılamıştır belki de.
denizin kıyıya varan yüzeylerinde çerçöp var. ölü denizanaları cips paketlerinin yanında salınıyor. önümden sportif insanlar geçmeye devam ediyor. aşiyana dayıyorum sırtımı. acaba mezarlığa ufak bir ziyarette mi bulunsam? tanpınar fatihalarımı özlemiş midir?
tembelliğim ağır basıyor. vazgeçiyorum. önümden süslü insanlar geçiyor. eğer yokuşları bugün sevseydim okula da uğrardım. fakat bugün hiçbir tırmanışı kaldıracak durumda değilim. zorluk istemiyorum. sakin boğazın düz yolunda aylaklık lazım bana.
şimdi aylak aylak arnavutköy (akıntı burnu) feneri'ne yürüme vakti. yürüyelim yine fenerden medet ummaya.