Sunday, January 27, 2013

karıncalar bilmeden severler

"ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'iş avutur', derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şöför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. duvardaki şu resmin nasıl yapıldığını görmüştü: ıslık çalar gibi uzanan dudaklar, kırışan genç alın; uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar. böylesi gerekti ona. ama resim yapamazdı. olsun! yazacaktı. o gece yatar yatmaz uyudu.

artık sabahları geç kalkıyordu. mutfakta bir şeyler yiyip su içmek, ayakyoluna gitmek gibi zorunluklu aralıklar da olmasa hava kararıncaya değin hiç kalkmayacağı masanın başına geçerdi. saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o evden çıkar, yakın lokantalardan birinde yemek yerdi. ilk günler yemeği yer yemez dönüyor, gece yarısına dek çalışıyordu. güçtü, ama yılmıyordu. bir cümle üstünde saatlerce durmak vardı: kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu. bazı günler sigara içtiğini küllüğün doluşundan anlardı. acaba onun da alnı kırışıyor muydu?

uyuyamadan yattığı yatağında kafası durmadan yazdıklarıyla uğraşırdı. çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. alışmayı anlıyordu. işte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu. boyuna, 'karıncalar bilmeden severler' diyordu. öte yanına dönüyor, kurtulamıyordu. 'uyumam gerek' diye düşündükçe kafası sanki 'olmaz!' diyordu. 'karıncalar bilmeden severler.'"

y. atılgan / aylak adam

Saturday, January 26, 2013

pasif

ne kadar bencillikle suçlansam ve bundan hoşnut olsam da, geriye baktığımda gördüğüm gerçek şu: sürekli bir şeylere adapte olmaya çabalarken geçiyor ömrüm. benliğimden vazgeçmek gibi, bana çok ağır gelen bir pahaya rağmen; ne adaptasyon gerçekleşiyor, ne de tamamlanmışlık. ya fazla geliyorum, ya eksik. 

ve daha da kötüsü ne biliyor musunuz? yarın sabah (diğer sabahlardaki gibi) bu gerçeği bilerek uyanacağım. nafile ayar tutturma çabasına devam edeceğim, tıpkı sırtından kurmalı oyuncaklar gibi otomatik, istemsiz ve eğreti.

Wednesday, January 23, 2013

ingmar bergman

bu kadının hissettiklerini anlayabiliyor olmama çok üzülüyorum.

Saturday, January 19, 2013

swinging from contact to withdrawal

insan bazı durumlarda tam adım atacakken yolun sonunu görüyor. gördüğünden korkuyor. ayağını geri çekiyor. çektiği an aslında o yola girmeyi ne kadar istediğini farkediyor. tekrar adımı atıyor. yine korkusuna yenik düşüp geri çekiliyor ve kısır döngü.

sonuç: menisküs

Thursday, January 17, 2013

bırakayım en güzelini eylesin

işleri oluruna nasıl bırakır insan?

kurmayı, kurgulamayı, kendimize layık olanı seçmeyi böyle severken biz, nasıl olacak da işleri oluruna bırakacağız?

nasıl bir tanrıcılık bu bendeki? benim için en iyisini düşünebilecek birisinin olduğu gerçeğini kabul edemiyorum. defalarca tecrübe edip, sağlamasını yapmama rağmen. bu neyin şüpheciliği?

Monday, January 14, 2013


yazmak

düzenli yazmak üzerine düşünüyorum da (ödevlerim var, yazmam gerekenler var). bu benim için çok zor. çünkü, düzenli yapabildiğim pek az şey var. aslında düzenli içe dönmeler yaşıyorum, ki bu yazı için önemli bir şey. fakat, yazma eylemini gereğinden fazla duygusal eksende yaşadığımdan, benim için bu aksiyon asla düzenli bir hale gelemeyecek maalesef. bu yüzden çabalamayı bırakıyorum.
---
bazı insanlar yazmayı çok zihinsel bir aksiyon olarak gerçekleştiriyor. kendi fantezisini yaratırken çoğunlukla zihinsel bir haz alıyor. bu zihinsel eylem birazcık irade (yani düzenli yazma egzersizleri) ile birleşebilirse, ortaya başı ve sonu olan, tamamlanmış bir proje çıkabiliyor. 

belki proje kelimesi biraz garip kaçtı ama çoğunluğun kabulüne göre yazma işi bir proje mantığı gerektiriyor. okutturacağın şeyi bir proje olarak ele almalı, onu planlamalı, uygulamaya geçirmeli, geliştirmeli ve yönetmelisin. yönetimden kastım, yazdığını satmayı bilmek. yani zihinsel ve fiziksel merkezlerin yoğun çalışması gerekiyor bu süreçte.

peki, hiç mi duygusallık yok işin içinde? okunma ve anlaşılma isteğinden tutun da, yaşayamadıklarını "tahayyülünden fırlayan kahraman"a yaşatarak bir boşalım sağlama isteğine kadar sıralayabileceğim bir çok yazma motivasyonu duygusal merkezimizden gelen motivasyonlar aslında. yani niyetimiz tamamen duygusal hatta egosal. nihayetinde kendini anlatıyor insan. kendi penceresini. kendi varoluşunun merkezinden dünyayı nasıl gördüğünü anlatmak gibisi var mı? benim gibiler için nasıl da büyük bir nimet. 

ama anlatabiliyor musun bakalım? anlatabilecek misin? işte benim tıkandığım kısım burası: "ya anlatamazsam?" noktası. 

ya kendim olamazsam? ya okuyanlar ben olamazsa? ya kendimi çok fazla açık edersem?

1. kendim olamayabilirim, çünkü insan yazarken "olmak istediği kişi" olmaya çok müsait.
2. okuyanların ben olması nasıl mümkün olabilir ki? asla tam olarak bütünleşemeyeceğiz birbirimizle.
3. herkes tarafından doğru anlaşılma isteği ile bu kadar kıvranırken, aynı zamanda kendimi açık etmekten de ölesiye korkuyorum. anlaşılmamak daha güvenli, diyorum. belki de kötü taraflarımın görünmesini istemiyorum. ya da kendimi görmek istemiyorum. evet, galiba cevabı bu; kendimi izlemeye bu kadar az tahammülüm varken, başkasının gözünde kendi yansımama nasıl bakarım? nasıl yazarım da başkasından kendimi dinlerim? kendimi kendime görünür kılmak bana ızdırap veriyor. bunu keşfettiğimden beri johnny depp'in neden oynadığı filmleri asla izlemediğini anlıyorum. muhtemelen kendi resimlerine de uzun süre bakamıyordur. ben de bakamıyorum.
4. en önemlisi de şu; düşüncelerim değişken yapıda. şu an düşündüklerim üzerinde biraz daha düşünerek bazılarının yanlış olduğu kanaatine varabilirim. yani fikrimi değiştirebilirim. fikrim değişiyorsa kendim de değişmişim demektir. ama yazılar bir kere kağıda dökülüp birinin gözbebeğine değdikten sonra bir daha değişemiyor, silinemiyor. yazdıkların "eski sen"i tarif etse dahi, okuyan kişi "yeni bir sen"den habersiz oluyor. okuyan senden tutarlılık bekliyor, yazdıklarının yıkılabilirliğine inanmıyor, hatta yıkılabilir düşüncelere sahipsen seni aşağılıyor. yani söz hep uçuyor ama yazı kalıyor. gel de ürkme kağıda döktüğün kelimelerden!

bu meselelerin hepsi ayrı ayrı derin meseleleri dağlıyor. ama bir şeyler karalamanın bende nasıl gerçekleştiğini anlatacak olursam; içime bir sıkıntı geliyor, düşünüyorum. içimde fokurduyor, kaynıyor düşünceler. ne zaman savunmasız kalıyorum, işte o zaman başlıyorum yazmaya. taşar gibi bir boşalım, bir catharsis ya da ne derseniz. öyle bir coşkuyla tüm enerjimi boşaltıyorum, olmak istediğim kişi ya da olduğum kişi ya da anlaşılmak istenen kişi olarak taşıyorum yazarak.

taşma eylemi bitiyor ve o zaman yazmak da bitiyor. yani ben taşmadan yazamıyorum. dolmadan da taşamıyorum. duygusal bir yoğunluğun dışarı fışkırması bir nevi. sonra duruluyorum ve içimi bir kaygı kaplıyor; ya bu benden taşanlar kandan irinden başka bir şey değilse? içim cerahat ile dolu demektir o zaman. mahvoldum demektir.

bu yüzden yazmamak en iyisi. mahvolmamak için. rezil olmamak için. kendi kendime bir köşede çürüsem daha iyi. diyorum.

diyorum ama, yine doluyorum ve taşmadan rahata eremiyorum. bu yüzden benim yazmaktan anladığım başka bir şey. yazmak benim için bir proje değil, bir sonuç, bir ürün, bir patlama noktası, bir terapi.

yazmak kendimi anlatmak aracı, anlaşılma ihtiyacının verdiği gerginliği hafifletme aracı, belki bir nevi kendimi sevdirme aracı. ama profesyonel bir amaç değil. proje hiç değil.

araç kısacası; çatal gibi.

şimdi bu kısmı fuzuli işler bakanlığına nasıl anlatırım onu düşünmem lazım.

Sunday, January 13, 2013

extraordinary escapes

bu dünyanın makul bir çıkış kapısı yok. bunu anladım. çıkışı kendin yaratacaksın. ellerinle, tırnaklarınla kazarak. olabilecek en sıradışı şekilde çıkacaksın bu dünyadan. kendin çıkacaksın.

bu yüzden kendime bazı çıkış metodları araştırdım ve bir liste yaptım. belki bir gün herhangi birini kullanabilirim.

the list of extraordinary escape methods

wes anderson method: moonrise kingdom filmindeki gibi seni annenden bile iyi tanıyan ve kamp kurmaktan anlayan bir çılgın ile doğaya kaç. yanında bir dürbün, bir kedi ve bir pikap ile.


tony scott method: bir akşam vakti çoraplarınla evden fırlayarak çıkıp, en yakın köprüden aşağıya kendini bırak.

edward norton method: sana patronluk taslayan kişinin karşısında -ki bu kendin de olabilirsin, eğer kendinsen aynanın karşısına geçmelisin- kendini öldüresiye döv. sonra o kişinin gözünün içine doğru sırıtarak bak, sürünerek orayı terket.

wes anderson method vol.2: tam olarak şunu uygula (elliott smith eşliğinde) >> http://www.youtube.com/watch?v=9pyBB7y8fDU

şimdilik ilgimi çekenler bunlar. araştırmalarım devam edecek.