hava serin. boğaz havası. bazı tembel martılar denize oturup kendilerini akıntıya bırakıyorlar. ta ki arsız bir vapur onları keyiflerinden mahrum bırakana dek. bari yolcuları simit atsa.
yorgun ve üzgün olduğunu düşündüğüm bir sokak köpeği etrafımda dönüp durdu, sonra oturduğum bankın yanına çöküverdi. halbuki bende onun işine yarayabilecek hiçbir şey yok. uzun süren bir bakışmanın sonunda "sana verebileceğim tek şey kafa karışıklığı" dedim. sahil koşusundaki adamlardan biri yanımızdan dinç varoluşuyla geçiverdi. biz köpekle boğazın sularına bakıyorduk.
iki tane yatın ortasından adile sultan sarayı'na bakıyorduk: semiramis II ve okyanus'un arasından. burası araf. gerçi bana her yer araf (bu kelimeyi kullanmaktan bıktığım bir zaman dilimindeyim). kulağımda radiohead, o. arnalds, schubert. verilen ikinci şanslar üzerinde kafa patlatıyorum. ikinci şansları vermeyi hiç beceremediğimi görüyorum. aklıma aylak adam geliyor. aylaklığın insanı ne kadar da çok "umursar" yaptığını hatırlıyorum. durum vahim, diyorum. durum pek fena, ben aylak oldum ve hepimize yazık oldu.
köpek gitmeye karar verdi. aşiyan yolunu titreten bir motor sesinin peşine takılmak daha eğlenceli geldi zannediyorum. şu an bebek'e doğru yolu yarılamıştır belki de.
denizin kıyıya varan yüzeylerinde çerçöp var. ölü denizanaları cips paketlerinin yanında salınıyor. önümden sportif insanlar geçmeye devam ediyor. aşiyana dayıyorum sırtımı. acaba mezarlığa ufak bir ziyarette mi bulunsam? tanpınar fatihalarımı özlemiş midir?
tembelliğim ağır basıyor. vazgeçiyorum. önümden süslü insanlar geçiyor. eğer yokuşları bugün sevseydim okula da uğrardım. fakat bugün hiçbir tırmanışı kaldıracak durumda değilim. zorluk istemiyorum. sakin boğazın düz yolunda aylaklık lazım bana.
şimdi aylak aylak arnavutköy (akıntı burnu) feneri'ne yürüme vakti. yürüyelim yine fenerden medet ummaya.