Thursday, April 18, 2013

isle of the dead

“Why write about pictures? They speak for themselves.”
Arnold Böcklin

Bir sanat eserini hakkını vererek anlatabilecek iki şey var; ya eserin kendisi veya başka bir sanat eseri. Eserin üzerimizdeki tesirini sıradan kelimelerimizle ifade etmeye çalışmak çoğunlukla nafile bir çaba oluyor. İlla ki ifade edeceksek, ancak o eser kadar ulu yeni bir yapıt ile durumun hakkını verebiliriz. Ben bu gerçeği Rahmaninov’un Isle of the Dead isimli senfonik şiirini dinlediğimde anladım. 

Sergey Rahmaninov, Paris’te bir sergide dolaşırken, Böcklin’in Ölüler Adası (Die Toteninsel) isimli tablosuyla karşılaşır. Döneminin en bilinen eserlerinden biri olarak, insanların ucuz veya pahalı yollardan kopyalarını edinip evlerinin duvarlarına astığı bu tablo, bir çok insan evladını ilk görüşte çarptığı gibi Rahmaninov’u da omuzlarından sımsıkı kavrayıp sarsmıştır. Ardından onu kendisiyle aynı ismi taşıyacak bir senfonik şiir bestelemeye itmiştir.

Rahmaninov bu senfonik şiiri ile, Böcklin’in yaratmış olduğu eserin işitsel bir kopyasını çıkartmıştır adeta. Öyle ki, görme engeli olan biri bu tablonun neye benzediğini sorarsa şayet, kendisine sadece Rahmaninov’un senfonik şiirini dinletmek yeterli olur. 

Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizginin aslında ne kadar ince olduğu ile kafayı bozmuş bir ressam olan Böcklin’in, bu tablosunda da ölümü işlediği çok açıktır. Tabloda mitolojik sembollerin anlatmaya çalıştığı şeyi, Rahmaninov notalarıyla anlatıyor. Ortaya post-romantik dönemin en sağlam örneklerinden biri olan bu beste çıkıyor.

İşte bir tabloyu kendisi kadar iyi anlatabilen başka bir sanat eseri. Ölümün ululuğunu ve korkunçluğunu ortaya tokat gibi koyan, insanı iliklerine kadar titreten iki kardeş sanat eseri. Tabloya baktığınızda hissettiğiniz ürpertinin aynısını bu şiiri dinlerken de hissediyorsunuz. Daha ilk notada kayığa biniyor, aheste çekilen kürekle ağır ağır ilerliyorsunuz tablodaki adaya doğru. Hayrete düşüyor insan. Bu iki sanatçının nasıl da birbirini bu kadar net bir şekilde anlayabilmiş olduğuna şaşırıyor.

Rahmaninov’a ilham veren tek Böcklin eserinin bu olmadığı söylenir. Homecoming adlı tablodan etkilenerek prelüdlerinden birini bestelediği rivayet edilir. Bu ne derece doğrudur bilinmez, ama bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Varoluşa ve olmayışa aynı yerden bakabilen, ölümün aniliğine ve absürdlüğüne iman etmiş bu iki büyük sanatçının, bu şekilde buluşuyor olması aslında o kadar doğal ki.

Buyurun, 
birbirini bu derece iyi anlayabilmesiyle insanı hayrete düşüren iki eser. Hangisini seçerseniz seçin, ikisi de aynı şeyi anlatacaktır. Sadece farklı yollarla.

isle of the dead - arnold böcklin
isle of the dead - sergei rachmaninoff (part I)

isle of the dead - sergei rachmaninoff (part II)

Monday, April 8, 2013

yalnız gezerin hayalleri

"kimseden nefret edemeyecek kadar kendimi seviyorum. birilerinden nefret etmek varlığımı sınırlamak, daraltmak olurdu, oysa ben onu tüm evreni kapsayacak kadar genişletmek istiyorum.

nefret etmek yerine onlardan kaçmayı yeğlerim. görünüşleri duygularımı incitiyor, bin bir zalim bakış duygulu yüreğime acı veriyor, ama duyduğum rahatsızlık, o rahatsızlığı doğuran nedenlerin ortadan kalkmasıyla yok oluyor. onların benimle aynı yerde bulunmaları beni rahatsız ediyor, ama yanımda değillerken onları anımsayarak rahatsızlık duymuyorum. onları görmediğim zaman, benim için sanki varolmaktan çıkıyorlar."