Sunday, November 29, 2015

"Intellect by itself is the seat of trouble" (Anaïs Nin)

"Your intuition and your intellect should be working together… making love. That’s how it works best." (Madeleine L'Engle)



Puberty - Edvard Munch


Madonna - Edvard Munch

Thursday, November 12, 2015

Kuş

Nilgün Marmara'nın anısına bir öykü

Okul yakınındaki bir parka gitmek üzere düşünceli bir şekilde yürüyordum. Yerde minnacık bir kuş gördüm. Bedeni öylece yan duruyordu geniş beton kaldırımın ortasında. Beklemediğim bir manzaraydı. Bu sebeple önce geçip gittim yanından. Fakat, iki üç adım sonra içimde bir şey uyandı ve geri dönüp eğildim yerdeki garip varlığının üzerine. Minik bir serçeydi gördüğüm. Ne işi vardı orada, ne olmuştu? Hava soğuktu. Belki de soğuktan donmuştu. Ya da bir kedi yakalayıp boğup bırakmıştı onu oraya. Ne kedisinden bahsediyordum ben. Bu şehrin sokaklarında kedi yoktu.

Kuşun minik bedeni geniş beton kaldırım ile acayip bir tezat oluşturuyordu. Eğildim minik yaratığın üzerine. Kanatlarında kahverenginin birçok tonu seçilebiliyordu. Sonbahar renkleriydi. Avucumun içine alıp bir parka götürmek istedim onu. Zavallı kaldırım serçesi öldüyse de doğaya karışsındı. Bu beton sadece minik kuşlar için değil hepimiz için fazla zalimdi. Bu naif bedene bir bahçe, bir park daha uygun olacaktı, evet. Bunu düşünür düşünmez güldüm kendime. Güzel bir parkta çirkin bir fare tarafından yenmek ya da topraktaki böcekler tarafından sindirilmek daha mı az zalim olacaktı sanki? Ölüm her şekilde zalimdi. Azı çoğu, yani derecesi yoktu.

Kuşu avucumun içine aldım. Çekindim bunu yaparken. Deforme olmuş bir organ ya da kan görme ihtimalinden korkuyordum, fakat elime aldığımda hayvanın hiçbir şeyi olmadığını gördüm. Öylece bayılmış gibiydi. Tüyleri kadifemsi bir parlaklığa sahipti, uçan rüzgarla hafif hafif havalanıyordu. Hayır, dedim inleyerek. Bu minik yaratığın kırılganlığı içimde uyuyan bir şeyleri uyandırmış gibiydi. Küçük vücuttan ayrı bir şekilde salınan minik kafayı görünce irkildim. Tıpkı küçükken kurban bayramının ilk günü arka bahçemizde kesilen bir hayvanı amcamla birlikte izlediğim o andaki gibi. Hayvanı arka bahçedeki çeşmenin yanına yatırmışlardı. Elinde kocaman bir bıçak olan önlüklü bir adam yapması gerekeni yapmak için eğilmişken, babam bir kaç arkadaşıyla birlikte yerde yan yatan hayvanın gövdesine bastırıyordu. O malum olay anında hayvanın vücuduyla garip bir açı yapan başını görüp titremiştim. O an amcam elimi tutmuştu.

Kaldırımdan geçen bir kaç adam farketti avucumun içindeki kuşu. Üzgün olduklarını söylediler. Ben de üzgün olduğumu söyledim. Fakat bu sözler o an İngilizce söylendiğinden midir nedir, şu an olduğu gibi saçma gelmiyordu kulağa.

Karnına dokundum kuşun. İnip kalkmıyordu. İyi ki bu sahnede kan yoktu. Küçük gagası işlevsiz ve sımsıkı kapalıydı. Cansız olduğunu bilmeme rağmen rüzgardan korumak için montumun kenarını kuşa siper yaptım. Öylece yürümeye başladım. Sert rüzgar yüzümü, burnumu kesiyordu fakat vücudum içten içe terliyordu. Kalın giyinmiştim. Hiç sevmediğim bir alışkanlığımdı kat kat giyinmek. Kendimi bildim bileli soğuktan korkarım ben. Yaz kış farketmeden burnuma kadar yorganın altına büzülüşüm bundan. Bir türlü ısınmak bilmeyen bir eve sahip olan babaannemle yaşadığım o eski günlerde edindiğim bir alışkanlıktı bu.

Nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım elimdeki kuşla. Bu kuş neden ölmüştü? Benim gibi geçmişin hayaletlerinden saklanabilmek umuduyla, bir okyanus aşarak, uzak diyarlardan buralara kadar savrularak gelmiş olabilir miydi? Belki de sadece bayılmıştı. Soğuktan ya da korkudan. Korkudan bayılan bir kuş hikayesi biliyordum. Teyzemin pek sevdiği sarı kanaryasının hikayesi. Hatırladığım kadarıyla teyzemin Sarıyer'deki evinin misafir odasının bir köşesinde, kafesinin içinde keyifle öten bir kuştu Ferit. Adı neden Ferit’ti hala bilmem. Bir kuş için garip bir isimdi. Kuzenimin defalarca anlattığına göre olay şöyle gerçekleşmişti: Ferit, teyzemler ve kuzenlerimin kısırlı börekli buluştuğu bir gün ortasında, şen kahkaha atan kadınların sesinden korkup bayılmış. Bir çırpınış koparmış önce kanatlarıyla, sonrasında kafesin dibine doğru yuvarlanmış. Öldüğünü sanmışlar önce, kafesten çıkarmışlar. Kahkahalardan korktuğunu ve belki de bu yüzden yüreğinin çatlamış olabileceğini düşünmüşler. Teyzem ahvahlar ederken kuzenim veteriner bir arkadaşını aramayı akıl etmiş. Sormuş, kuşlar kalp krizi geçirir mi, diye. Arkadaşına olanı biteni anlatmış. Veteriner arkadaş gülmüş, başını suya sokun azıcık, bayılmıştır o, demiş. Öyle de yapmış bizimkiler, ayılmış Ferit. Ayılmış ama sonrasında haftalarca ötmemiş. Geniş kafesinin bir köşesinde sessizce tünemiş durmuş haftalarca.

Elimdeki bu kuşun başını suya sokmalıydım. Anlamanın başka yolu yoktu. Okula yöneldim. Hızlıca girdim kapıdan. Kimliğimi görmek istedi kapıdaki bekçi. Acelem olduğunu söyledim, dinlemedi inatçı adam. Kimbilir neredeydi kimlik kartım. Avucumdaki kuşu bekçinin önündeki masaya bıraktım. Çantamı açtım, öğrenci kimliğimi koyduğum kartlığı bulmak için çantamdan bir kaç şeyi daha masaya koymak durumunda kaldım. Kitaplar, kalemlik, anahtarlarım, su şişesi ve kuş. Allahın cezası kartlık bir türlü gelmiyordu elime.

Bu çabalama beni sinirlendirdi, terletti. Böyle terleyince boynum kaşınır benim. Üzerimdeki her şeyi yırtıp atasım gelir. Paltomu bir hışımla çıkartıp elimi tekrar çantaya daldırdım. Sonunda kimliği bulup dokundurmam gereken yere dokundurdum. Geç izni veren o ince ‘bip’ sesini duyduktan sonra masaya koyduğum her şeyi aceleyle çantaya tıktım. Kuşu geri alırken bekçi ona ne olduğunu sordu. Anlattım. Üzgün olduğunu söyledi. Ben de üzgün olduğumu söyledim. Koridorda öğrenciler için ayrılan çeşmenin kenarına birikmiş suyun içine daldırdım kuşun kafasını.

Ayılmadı. Bir daha batırdım. Hiçbir hareket yoktu yaratıkta. Bir kaç kere daha yaptıktan sonra çabamın nafile olduğunu anladım. Kuşu çeşmenin içine atar gibi bıraktım. Kafası garip bir açıyla yüzmeye başladı suyun içinde. O an içimde bir yerlerde anahtar gibi bir şey tık etti. Kısa bir an için de olsa vücudumu ayakta tutan bütün sistemin çöktüğünü hissettim. Midem bulanmaya başlamıştı. Burnumda garip bir demir kokusu. Önümde duran kuştan, ıslak tüylerinden, taşan suyun bacağıma damlamasından, her şeyden tiksindim o an. Beynim karıncalanıyordu. Ne kadar o vaziyette kaldığımı hatırlamıyorum. Sol omzumda hissettiğim bir el beni kendime getirdi. Bekçiydi gelen. Masasında anahtarlarımı unutmuştum. Teşekkür ettim, bacaklarımı zorlayarak paltomu, anahtarları, kuşu ve yerdeki çantamı alıp çıktım binadan.

Islak ellerim soğuk yüzünden sızlıyordu. Nehir tarafındaki büyük parka kadar yürüdüm titreyerek. Parkın girişinde öpüşen bir çifti ve köpek gezdiren tek tük insanları geçtim. Günler önce fotoğrafını çektiğim garip şekilli, zayıf bir ağacın dibine bıraktım kuşu. Hiçbir köpeğin işemediği bir ağaç dibi bulmak zordu bu şehirde. Yine de bu garip ağaca yaklaşacaklarını sanmıyordum. Buz kesmiş ellerimle becerebildiğim kadar kazdım toprağı. Çok derin olmasa da kuşun sığabileceği küçük bir çukur oluşturabildim. Hayvanı içine yerleştirdim, üzerine sararmış ıslak yapraklardan örttüm. Ayağa kalkıp baktım o küçük mezara. Tekrar midem bulandı. Ellerimdeki çamuru ağacın gövdesine sürterek temizlemeye çalıştım. O an aslında ellerimi suratıma sürmek istedim. Tüm vücudumu çamurla kaplamak, toprağın içindeki tüm böcekler ve kırkayaklarla kaynaşıp magma tabakasına kadar inmek istedim. Fakat bulanan midem ve dönen başım yüzünden oradan uzaklaşarak nehir tarafına yöneldim. Ellerim de midemi bulandırıyordu artık. Bundan sonra elimi kimse tutmasın istiyordum, korkudan tir tir titriyor olsam bile. Nehir ile park arasındaki geniş yoldan geçen arabalara baktım. Ne alakasızdılar. Soğuk yüzünden gözlerimden yaşlar damlıyordu. Nehir yeşil miydi, gri miydi, ayırt edemiyordum. Çantamdan çıkardığım mendil ile önce ellerimi sonra da göz yaşlarımı sildim. Fakat ben sildikçe geri geliyorlardı.

Bir şeyden kaçıyordum ben, bir şeyden. Benim yollarıma konulan kuşlar neden hep ölüydü.

Wednesday, November 11, 2015

"We think now that our individuality is terribly important, but back in the time when we were in the marvelous forest, even though we were individual entities, we were all part of a greater whole. We were perfectly contented with our own existences, perpetually awash in the feelings of infinite nostalgia. However, at some point we have to leave the mystical forest and venture into the outside world to be born as human beings. The way I see it, because each and every one of us possesses an individual life, or soul, the sooner we leave the forest that we are scattered to the four winds. That's my theory, for what it's worth! But as we go about living our own lives, don't we always feeling a lingering sense of wistful nostalgia for the earlier time when we were altogether, happily unborn yet alive amid the marvels of the forest?"
(Death by Water - Kenzaburo Oe)